Hiç unutmam gözlerim dolu dolu olmuştu. Aman Allah’ım dedim kendi kendime, ne kadar bedii ve ince duygularla yazılmış şiirler ve mektuplar bunlar..
Mektupları ve şiirleri yazan 1942 yılında hayata 24 yaşında gözlerini kapayan anneannemin abisiydi. Mektupları sevdiği kadına yazmıştı. Tüm mektuplarını saklamışlar. Orijinalleri akrabamız Sevgili Bircan ablamda. Ben ise fotokopilerini saklamıştım. Benim için büyük manevi değerleri vardı onların. Her biri nadide bir nakış misali, rengarenk resimlerle süslenmiş mektuplardı.
Bu mektupların hikayesi çok ilginç. Amcamın adı Hüseyin, sevdiği kadının adı ise Şaziye. Şaziye hanım bugün hayatta mı neler yapıyor hiç bir malumata sahip değiliz. Ama tek bilgiğimiz amcamın ölesiye bir aşkla bu hanımı sevdiği.
Bazı bölümlerini aktarmak istiyorum. Çok özel bu satırları buraya taşımamın bir gayesi var onu da paylaşacağım sizinle.
‘Sevgili Şaziyem...
Güzel nişanlım göndermiş olduğun kıymetli ve sevgili mektubunu aldım, çok sevindim, bu sevincimi yazmakla anlatamam. Sevincimden gözlerim yaşardı. Sevinç haberini alan gökteki bulutlar bile göz yaşlarını akıttılar. Ah!... Sevgilim.. ne kadar mesut ve bahtiyar oldum bilseniz..... Bilseniz şu andan itibaren canıma can katıldığını ve hayatımın yeniden başladığını hissediyorum. Gözümde bütün tabiat bir anda değişti. Karanlık günlerimi aydınlatan bir güneş doğdu. İşte bu güneş yalnız sizsiniz güzelim. Her taraf yeşillendi, çiçeklerin kokusu saçıldı, işte bu koku senin kokundur. Bülbüller ve muhabbet kuşları ötüştüler ve güzel nağmeleri ruhuma aktı. İşte bu güzel nağmeler senin billur sesindir sevgilim. Şimdi size olan sevgim ve aşkım daha çok arttı. Şimdilik yalnız senin hasretinle yanıyorum. ... ‘
(Mektubun baş tarafında kendisini ve Şaziye hanımı yanyana resmetmiş. Ayrıca iki kalp var içiçe ve kendi eliyle nişan yüzüğünü takarken bir tasvir. Arka fonda gün batımı, bir kayık ve yakamozlar. Mektup, rengarenk çiçeklerle çerçevelenmiş.. Sağ üst köşede 1 yaşlarında bir bebek figürü bulunuyor. Mektubun tam ortasında ise kocaman bir kalp yeralıyor. Ve buna benzer daha pek çok mektup....)
Sevdiği bayanla nişanlanıyor. Ancak anlattıklarına göre hanımın anne ve babası bu birlikteliğe sonradan menfi bakıyorlar. Ne oluyorsa oluyor, Şaziye hanım da fikir değiştiriyor ve nişandan ayrılıyor. Hatta bir süre sonra bir başkasıyla evleniyor. Kendisine yazılan mektupları da aynen iade ediyor.
Rahmetli büyük ninem anlatırdı rahmetli oğlu Hüseyin’i. Şaziye Hanımın evlenmesi Hüseyin amcamı o kadar derinden yaralıyor ki ince hastalığı denen vereme tutuluyor ve ninemin tabiriyle aşk acısına yenilerek genç yaşında hayata gözlerini kapıyor. Hatta son dönemlerinde amcam Şaziye’nin hamileliği sıralarında bir rüya görüyor. Rüyasında sevdiği kadına bir gül sunuyor ve çocuğunun doğması için kucağında onu hastaneye taşıyor. Öylesine seviyormuş ki anlatmak mümkün değil.
Bugünün doktoru o zamanın sıhhi memuruymuş, sağlık konularına çok meraklıymış amcam. Mektuplarındaki elleriyle yaptığı şahaser resimleri de görmenizi isterdim. İnanılmaz ince ve duyarlı bir insan. Ruhunun inceliği resim kabiliyetine de yansımış. Karakalem çalışmaları ve yağlı boya tabloları var. Çok ilginçtir ki ikimiz de aynı ünlü ressamın aynı tablosunu çalışmışız.
Yazıları çok içten, şiirleri ise o derece dokunaklı. Kendisini tanımak isterdim. Ama eminim ki kendi döneminde bile onu tanıyamadılar. Oysa, geride birer anı olarak bizlere bıraktıkları, onu gayet açık bir şekilde anlatıyor zaten.
Şöyle tekrar zamanımıza dönüyorum. Mektup yazmanın unutulduğu, insanların bir telefonla anında birbirlerine ulaşıldığı bir zamandayız. İlişkiler o kadar hızlı başlıyor ve sonlanıyor ki yetişmek mümkün değil, hitap tarzı diye bir olgu kaybolmuş. Çoğu kez insanlar birbirlerine saygısızca ve pervasızca hitap ediyorlar. Telefonle cepten cebe çekilen ve bir cümlenin bile zorlanarak yazılabildiği sevgi sözcükleri ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi?
Uğruna sağlıkların kaybedildiği, ölüme bile gülerek gidildiği sevgiler kalmadı artık.
Suni ve bir o kadar da yapmacık aşklar revaçta, haydi hayırlısı...
Yalkın Tuncay