Yaşam ve ölüm, birbirine yakıştırılamayan sözcüklerden. Ancak her ikisi de kendi içinde hatta birbirleriyle uyumlu iki sözcük. Yaşam ya da diğer ifadeyle hayat, Cenabı Allah'ın hayat veren HAYY isminin tezahürü. Allahu Zülcelal, hayat veren daha doğrusu hayat bahşeden. Karşılıksız lütuf sahibi. Üstelik bizi de Habir ismiyle bundan haberdar eden.
Nefeslerimiz gibi.. Her an nefes alışımızla hay sıfatı tecelli ederken, hu diyerek nefes verişlerdeyiz. Her biri bir nokta hükmünde, yanyana getirildiğinde hareket eden görünümüne kavuşan. Parçadan dalgaya, dalgadan parçaya hükmünde. Hay'dan gelip Hu'ya gitmeler boyutunda. Bir kabz, bir bast durumu, DNA sarmallarında.
Yaşasın Yaşam,
Yaşasın Ölüm
Bundan daha güzel Varmı
Ölmeden Önce Ölüm...
Yalkın Tuncay
29 Kasım 2007 Perşembe
16 Kasım 2007 Cuma
YENİDEN DOĞMAK
Size yeniden hayata gelme fırsatı verilseydi, neler yapardınız? Kırıp daha sonradan pişmanlık duyduğunuz insanlara daha iyi davranır mıydınız? Ya da olmak isteyip de olamadığınız bir kişiliği tercih eder miydiniz? Yapmak isteyip de gerçekleştiremediğiniz hedeflere doğru daha sık ve sıkı adamlarla ilerler miydiniz? Eğer cevabınız evet, oluyorsa, üstelik de yapacak ve gerçekleştirecek pek çok şeyiniz daha olduğunu düşünüyorsanız, size bir müjdem var.
Evet, yarın hemen başlıyoruz. Hatta bu akşam, bu gece. Nasıl mı?
Akşam yattığınızda; uykuya daldığınız an, tamamiyle öldüğünüzü hatta tüm olumsuz diye nitelediğiniz özelliklerinizin de sizinle birlikte yok olup gideceğini düşüneceksiniz. Ve uykuya dalacaksınız. En önemlisi kendinizi uykuya ya da ölüme bırakırken çok güzel bir yolculuğa çıktığınızı düşüneceksiniz. O ana kadar sizin için güzel olarak nitelenen ne varsa, o duygu ve düşünceler içerisinde uykuya dalacağınızı, sabah kalktığınızda tamamiyle saf, temiz, kirlerden arınmış olarak, tertemiz yeni bir bebek saflığı ile uyanacağınızı hayal edeceksiniz. Evrensel bilincin sizden yana olduğunu, herşeyin sizin mutluluğunuza hizmet ettiğini kalbinizin derinliklerinde hissediyor olacaksınız.
Evet sabah oldu. Gözünüzü açtınız, sizi temin ederim ki yüzünüzde inanılmaz bir tebessüm oluşacak, bu tebessümü diğer yakınlarınızın da görmesini arzulayacaksınız ve onlara günaydın diye hitap edeceksiniz. Ve inanın o andan itibaren tüm eşyalar, cisimler, olayların size hizmet gayesiyle yanıp tutuştuğunu kalbinizle hissedeceksiniz. Hazırladığınız ya da size hazırlanan kahvaltı size o gün farklı bir mesaj verecek ve sizin o günkü enerjinize katkıda bulunma ihtiyacınıza cevap vermekten mutlu olduğunu göreceksiniz. Ve bileceksiniz aileniz sevdikleriniz sizin gözlerinizdeki parlaklığın sebebini anlamaya çalışacaklar, ve tebessümle karışık yaydığınız ışığa onlar da eşlik etmek isteyeceklerdir.
İşinize gittiğinizde çevrenizdeki insanların ne denli mutsuz olduklarını sezerek, onlara yardımcı olmaya çalışacaksınız. Onlara hiç bir şeyin geç olmadığını, herşeyin telafi edilebildiğini, üzüntüyü bırakarak yeniden hayata merhaba demelerini isteyeceksiniz.
Evet yeniden dünyaya geldiniz. Artık, tüm şartlanmalarınızdan arındınız, yeni bir yaşam başladı sizin için. İşe kendinizi sevmekle başlamalı, hatalarınızdan dolayı kendinizi affetmeli ve size zarar vereceğini düşündüğünüz fikir ve davranışlara son verme kararını almalısınız. Zaten gerisi düşündüğünüz ve beklentilerinizin de ötesindeki güzel gelişmelerdir.
Evet her gün yapabilirsek bu çalışmayı, her günümüz sıfırdan ve huzur dolu bir başlangıca dönüşür. Bu size inanılmaz bir enerji akışkanlığı getirecektir. Tüm şakralarınızın açıldığını, içinizin tükenmez bir üretme, farkındalık ve şuurluluk haliyle dolduğunu göreceksiniz. Sadece biraz gayret. Evrensel sistem ve şuur sizi bağrına basar zaten. Birazcık çabanın nelere kadir olduğunu farketmek için işte size açık bir fırsat!
Yalkın Tuncay
Evet, yarın hemen başlıyoruz. Hatta bu akşam, bu gece. Nasıl mı?
Akşam yattığınızda; uykuya daldığınız an, tamamiyle öldüğünüzü hatta tüm olumsuz diye nitelediğiniz özelliklerinizin de sizinle birlikte yok olup gideceğini düşüneceksiniz. Ve uykuya dalacaksınız. En önemlisi kendinizi uykuya ya da ölüme bırakırken çok güzel bir yolculuğa çıktığınızı düşüneceksiniz. O ana kadar sizin için güzel olarak nitelenen ne varsa, o duygu ve düşünceler içerisinde uykuya dalacağınızı, sabah kalktığınızda tamamiyle saf, temiz, kirlerden arınmış olarak, tertemiz yeni bir bebek saflığı ile uyanacağınızı hayal edeceksiniz. Evrensel bilincin sizden yana olduğunu, herşeyin sizin mutluluğunuza hizmet ettiğini kalbinizin derinliklerinde hissediyor olacaksınız.
Evet sabah oldu. Gözünüzü açtınız, sizi temin ederim ki yüzünüzde inanılmaz bir tebessüm oluşacak, bu tebessümü diğer yakınlarınızın da görmesini arzulayacaksınız ve onlara günaydın diye hitap edeceksiniz. Ve inanın o andan itibaren tüm eşyalar, cisimler, olayların size hizmet gayesiyle yanıp tutuştuğunu kalbinizle hissedeceksiniz. Hazırladığınız ya da size hazırlanan kahvaltı size o gün farklı bir mesaj verecek ve sizin o günkü enerjinize katkıda bulunma ihtiyacınıza cevap vermekten mutlu olduğunu göreceksiniz. Ve bileceksiniz aileniz sevdikleriniz sizin gözlerinizdeki parlaklığın sebebini anlamaya çalışacaklar, ve tebessümle karışık yaydığınız ışığa onlar da eşlik etmek isteyeceklerdir.
İşinize gittiğinizde çevrenizdeki insanların ne denli mutsuz olduklarını sezerek, onlara yardımcı olmaya çalışacaksınız. Onlara hiç bir şeyin geç olmadığını, herşeyin telafi edilebildiğini, üzüntüyü bırakarak yeniden hayata merhaba demelerini isteyeceksiniz.
Evet yeniden dünyaya geldiniz. Artık, tüm şartlanmalarınızdan arındınız, yeni bir yaşam başladı sizin için. İşe kendinizi sevmekle başlamalı, hatalarınızdan dolayı kendinizi affetmeli ve size zarar vereceğini düşündüğünüz fikir ve davranışlara son verme kararını almalısınız. Zaten gerisi düşündüğünüz ve beklentilerinizin de ötesindeki güzel gelişmelerdir.
Evet her gün yapabilirsek bu çalışmayı, her günümüz sıfırdan ve huzur dolu bir başlangıca dönüşür. Bu size inanılmaz bir enerji akışkanlığı getirecektir. Tüm şakralarınızın açıldığını, içinizin tükenmez bir üretme, farkındalık ve şuurluluk haliyle dolduğunu göreceksiniz. Sadece biraz gayret. Evrensel sistem ve şuur sizi bağrına basar zaten. Birazcık çabanın nelere kadir olduğunu farketmek için işte size açık bir fırsat!
Yalkın Tuncay
EMPATİ VE HOŞGÖRÜ
Algılama konusuyla çoğu insanın başının dertte olduğunu görüyorum. Ve bu yüzden de insanlar çok büyük sıkıntılar ve çöküntüler içinde. Her biri karşısındakiyle bir türlü anlaşamadığını, kendisini ifade edemediğini, karşısındakinin de kendini bir türlü anlayamadığını, anlatmaya çalışıyor.
Bu noktada empati konusu karşımıza çıkıyor. Az bir kitap karıştıran ya da bu tarz konulara meraklı olanlarımız bilir ki empati denilen şey pek çok sorunun üstesinden gelir.
Çok basit olarak açıklamak gerekirse empati, kişinin kendisini başkasının yerine koyarak, o insanın duygu ve düşüncelerini hissetmesi durumudur. Genelde de karşısındakine Hak vermesi ile sonuçlanır. Çünkü karşısındaki insanın değer yargılarını ve bakış açısını ele alır ve artık bu verilere gore düşünmeye başlar. Ama biz genelde tersini yapar ve ‘Ben senin yerinde olsaydım şöyle şöyle yapardım’ deriz. Hayır aslında siz yine kendinizin yapacağı şeyi yapardınız. Karşınızdaki olsaydınız da yine karşınızdakinin yaptıklarının aynını yapardınız.
Burada şu noktaya da değinmek isterim ki dünyaya zamanın başlangıcından bu yana gelmiş insan sayısı kadar farklı yapı ve özellikte insan mevcuttur. Ve her bir insan kendine has özellikler içerir. Her insanın farklı fikir ve düşünceleri bulunmaktadır. Yani bire bir uyuşma mümkün değildir. En azından düşünsel boyutta az çok farklılıklar taşır. Siz kopyalanma safsatalarına inanmayın.. Hiç bir konuda tekrar yoktur. Olsa olsa benzer yanlar sözkonusu olabilir. Kardeşin kardeşe benzememesine, ikizlerin bile farklı karakter ve yapıda olduklarına bakarak, nasıl olur da başka anne ve babadan olmuş birinin sizin gibi düşünebileceği iddiasında bulunabilirsiniz.
İşte bu noktada hoşgörü dediğimiz mesele ortaya çıkıyor. Bu farklılıkları görüyor ve artık yaratılış gayeleri doğrultusunda farklı fiiller ortaya koyan insanları suçlamayı bırakıyorsunuz. Çünkü anlıyorsunuz ki spektrumdan geçen renk tayfı gibi renklilik ve çeşitlilik sözkonusu. Diyebilirmisiniz ki mavi kötü, yeşil güzel. Hayır. Çünkü mavi suda, yeşil çimende güzel durur. Siz bir ağacın gövdesi olabilirsiniz ama ,diğeri de o ağacın dalları, bir diğeri meyvası, bir diğeri ise yeni açan çiçekleridir. KENDİNİZİ Mİ İNKAR EDİYORSUNUZ?
Siz çiçeğin güzelliğine, meyvanın lezzetine, ağacın güçlü ve kudretli görünümünden ilham alın. Sevin sevin sevebildiğinizce. Çünkü zaman yok kavgaya, sürtüşmeye. Bulabildiğiniz tüm güzellikler ile yetinin. Eminim ki siz o güzellikleri farkettikçe, sizde çok daha fazla güzellikler açığa çıkacaktır, tomurcuklanan çiçek misali.
Yalkın Tuncay
Bu noktada empati konusu karşımıza çıkıyor. Az bir kitap karıştıran ya da bu tarz konulara meraklı olanlarımız bilir ki empati denilen şey pek çok sorunun üstesinden gelir.
Çok basit olarak açıklamak gerekirse empati, kişinin kendisini başkasının yerine koyarak, o insanın duygu ve düşüncelerini hissetmesi durumudur. Genelde de karşısındakine Hak vermesi ile sonuçlanır. Çünkü karşısındaki insanın değer yargılarını ve bakış açısını ele alır ve artık bu verilere gore düşünmeye başlar. Ama biz genelde tersini yapar ve ‘Ben senin yerinde olsaydım şöyle şöyle yapardım’ deriz. Hayır aslında siz yine kendinizin yapacağı şeyi yapardınız. Karşınızdaki olsaydınız da yine karşınızdakinin yaptıklarının aynını yapardınız.
Burada şu noktaya da değinmek isterim ki dünyaya zamanın başlangıcından bu yana gelmiş insan sayısı kadar farklı yapı ve özellikte insan mevcuttur. Ve her bir insan kendine has özellikler içerir. Her insanın farklı fikir ve düşünceleri bulunmaktadır. Yani bire bir uyuşma mümkün değildir. En azından düşünsel boyutta az çok farklılıklar taşır. Siz kopyalanma safsatalarına inanmayın.. Hiç bir konuda tekrar yoktur. Olsa olsa benzer yanlar sözkonusu olabilir. Kardeşin kardeşe benzememesine, ikizlerin bile farklı karakter ve yapıda olduklarına bakarak, nasıl olur da başka anne ve babadan olmuş birinin sizin gibi düşünebileceği iddiasında bulunabilirsiniz.
İşte bu noktada hoşgörü dediğimiz mesele ortaya çıkıyor. Bu farklılıkları görüyor ve artık yaratılış gayeleri doğrultusunda farklı fiiller ortaya koyan insanları suçlamayı bırakıyorsunuz. Çünkü anlıyorsunuz ki spektrumdan geçen renk tayfı gibi renklilik ve çeşitlilik sözkonusu. Diyebilirmisiniz ki mavi kötü, yeşil güzel. Hayır. Çünkü mavi suda, yeşil çimende güzel durur. Siz bir ağacın gövdesi olabilirsiniz ama ,diğeri de o ağacın dalları, bir diğeri meyvası, bir diğeri ise yeni açan çiçekleridir. KENDİNİZİ Mİ İNKAR EDİYORSUNUZ?
Siz çiçeğin güzelliğine, meyvanın lezzetine, ağacın güçlü ve kudretli görünümünden ilham alın. Sevin sevin sevebildiğinizce. Çünkü zaman yok kavgaya, sürtüşmeye. Bulabildiğiniz tüm güzellikler ile yetinin. Eminim ki siz o güzellikleri farkettikçe, sizde çok daha fazla güzellikler açığa çıkacaktır, tomurcuklanan çiçek misali.
Yalkın Tuncay
ÇALIŞMAK VE BAŞARMAK
Çalışmak, çalışmak, hayatta gerçekten de ihtiyaç duyduğumuz bir konu. Şuna kesinlikle inanın ki neye emek verirseniz o olursunuz.
Merak ve ilgi bu konuda başrolü oynuyor. Merak ilgiyi, ilgi ise araştırmayı, araştırma ise emeğe dönüşüveriyor. Derken emeğinizin karşılığını er yada geç alıyorsunuz. Alamıyorum diyorsanız daha önünüzde uzun bir gelecek var diyorum. Çünkü hiç bir emek karşılıksız kalmaz. Çünkü genel sistem ne ekerseniz onu biçersiniz mantığına göre işler. Ayva ağacı dikip elma elde edemeyeceğiniz gibi..
Şimdiden mırıldanmalarınızı duyar gibiyim. Şu işe şu kadar emek verdim, yine de birşey geçmedi elime. Hatta yazıklar olsun emeklerime gibi sözleri çok duymuş ve söylemişizdir. Sistemin ne noksanlığa, ne de fazlalığa tahammülü yoktur. Hakkınız olan mutlak sizi bulacaktır. Sistemde haksızlık diye algıladığınız herşey bizlerin eksik algılamalarından ileri gelir.
O halde tek hedef çalışmak ve size takdir edilene kendi ellerinizle ulaşmaktır. Zaten her kişi meraklı olduğu alana yönelir ve otomatikman bu konuda çalışmalar yapar.
Merak ve ilgi nereden kaynaklanır konusu da ayrı bir araştırma konusudur. Muhtelif faktörler sayabiliriz. Bunlardan birincisi genetik faktörlerdir ki kalıtım yoluyla devredilerek bizlere ulaşır. Diğer bir etken ise olayın kader boyutu diye de algılanan doğum anında alınan astrolojik etkilerdir. Hatta mevcut yaşanan an itibariyle bile tesirler sürekli alınmaktadır. Bir diğeri ise yaşanılan toplum ve sosyal çevredir.
Sonuç itibariyle alınan etkiler doğrultusunda belirlenen ihtiyaçlara göre merak oluşuyor. Bu noktada da kişi en fazla ilgi duyduğu alanda emek harcamaktan mutluluk duyuyor. Ve kendini mutlu bir insan addediyor.
İşleyen demir pas tutmaz, ışıldar. Çünkü mutludur dünyaya geliş gayesi işlemek ve çalışmaktır tıpkı bizler gibi..
Demir gibi sağlam, güçlü ve ışıldamanız dileğiyle..
Yalkın Tuncay
Merak ve ilgi bu konuda başrolü oynuyor. Merak ilgiyi, ilgi ise araştırmayı, araştırma ise emeğe dönüşüveriyor. Derken emeğinizin karşılığını er yada geç alıyorsunuz. Alamıyorum diyorsanız daha önünüzde uzun bir gelecek var diyorum. Çünkü hiç bir emek karşılıksız kalmaz. Çünkü genel sistem ne ekerseniz onu biçersiniz mantığına göre işler. Ayva ağacı dikip elma elde edemeyeceğiniz gibi..
Şimdiden mırıldanmalarınızı duyar gibiyim. Şu işe şu kadar emek verdim, yine de birşey geçmedi elime. Hatta yazıklar olsun emeklerime gibi sözleri çok duymuş ve söylemişizdir. Sistemin ne noksanlığa, ne de fazlalığa tahammülü yoktur. Hakkınız olan mutlak sizi bulacaktır. Sistemde haksızlık diye algıladığınız herşey bizlerin eksik algılamalarından ileri gelir.
O halde tek hedef çalışmak ve size takdir edilene kendi ellerinizle ulaşmaktır. Zaten her kişi meraklı olduğu alana yönelir ve otomatikman bu konuda çalışmalar yapar.
Merak ve ilgi nereden kaynaklanır konusu da ayrı bir araştırma konusudur. Muhtelif faktörler sayabiliriz. Bunlardan birincisi genetik faktörlerdir ki kalıtım yoluyla devredilerek bizlere ulaşır. Diğer bir etken ise olayın kader boyutu diye de algılanan doğum anında alınan astrolojik etkilerdir. Hatta mevcut yaşanan an itibariyle bile tesirler sürekli alınmaktadır. Bir diğeri ise yaşanılan toplum ve sosyal çevredir.
Sonuç itibariyle alınan etkiler doğrultusunda belirlenen ihtiyaçlara göre merak oluşuyor. Bu noktada da kişi en fazla ilgi duyduğu alanda emek harcamaktan mutluluk duyuyor. Ve kendini mutlu bir insan addediyor.
İşleyen demir pas tutmaz, ışıldar. Çünkü mutludur dünyaya geliş gayesi işlemek ve çalışmaktır tıpkı bizler gibi..
Demir gibi sağlam, güçlü ve ışıldamanız dileğiyle..
Yalkın Tuncay
İADE EDİLEN MEKTUPLAR
Hiç unutmam gözlerim dolu dolu olmuştu. Aman Allah’ım dedim kendi kendime, ne kadar bedii ve ince duygularla yazılmış şiirler ve mektuplar bunlar..
Mektupları ve şiirleri yazan 1942 yılında hayata 24 yaşında gözlerini kapayan anneannemin abisiydi. Mektupları sevdiği kadına yazmıştı. Tüm mektuplarını saklamışlar. Orijinalleri akrabamız Sevgili Bircan ablamda. Ben ise fotokopilerini saklamıştım. Benim için büyük manevi değerleri vardı onların. Her biri nadide bir nakış misali, rengarenk resimlerle süslenmiş mektuplardı.
Bu mektupların hikayesi çok ilginç. Amcamın adı Hüseyin, sevdiği kadının adı ise Şaziye. Şaziye hanım bugün hayatta mı neler yapıyor hiç bir malumata sahip değiliz. Ama tek bilgiğimiz amcamın ölesiye bir aşkla bu hanımı sevdiği.
Bazı bölümlerini aktarmak istiyorum. Çok özel bu satırları buraya taşımamın bir gayesi var onu da paylaşacağım sizinle.
‘Sevgili Şaziyem...
Güzel nişanlım göndermiş olduğun kıymetli ve sevgili mektubunu aldım, çok sevindim, bu sevincimi yazmakla anlatamam. Sevincimden gözlerim yaşardı. Sevinç haberini alan gökteki bulutlar bile göz yaşlarını akıttılar. Ah!... Sevgilim.. ne kadar mesut ve bahtiyar oldum bilseniz..... Bilseniz şu andan itibaren canıma can katıldığını ve hayatımın yeniden başladığını hissediyorum. Gözümde bütün tabiat bir anda değişti. Karanlık günlerimi aydınlatan bir güneş doğdu. İşte bu güneş yalnız sizsiniz güzelim. Her taraf yeşillendi, çiçeklerin kokusu saçıldı, işte bu koku senin kokundur. Bülbüller ve muhabbet kuşları ötüştüler ve güzel nağmeleri ruhuma aktı. İşte bu güzel nağmeler senin billur sesindir sevgilim. Şimdi size olan sevgim ve aşkım daha çok arttı. Şimdilik yalnız senin hasretinle yanıyorum. ... ‘
(Mektubun baş tarafında kendisini ve Şaziye hanımı yanyana resmetmiş. Ayrıca iki kalp var içiçe ve kendi eliyle nişan yüzüğünü takarken bir tasvir. Arka fonda gün batımı, bir kayık ve yakamozlar. Mektup, rengarenk çiçeklerle çerçevelenmiş.. Sağ üst köşede 1 yaşlarında bir bebek figürü bulunuyor. Mektubun tam ortasında ise kocaman bir kalp yeralıyor. Ve buna benzer daha pek çok mektup....)
Sevdiği bayanla nişanlanıyor. Ancak anlattıklarına göre hanımın anne ve babası bu birlikteliğe sonradan menfi bakıyorlar. Ne oluyorsa oluyor, Şaziye hanım da fikir değiştiriyor ve nişandan ayrılıyor. Hatta bir süre sonra bir başkasıyla evleniyor. Kendisine yazılan mektupları da aynen iade ediyor.
Rahmetli büyük ninem anlatırdı rahmetli oğlu Hüseyin’i. Şaziye Hanımın evlenmesi Hüseyin amcamı o kadar derinden yaralıyor ki ince hastalığı denen vereme tutuluyor ve ninemin tabiriyle aşk acısına yenilerek genç yaşında hayata gözlerini kapıyor. Hatta son dönemlerinde amcam Şaziye’nin hamileliği sıralarında bir rüya görüyor. Rüyasında sevdiği kadına bir gül sunuyor ve çocuğunun doğması için kucağında onu hastaneye taşıyor. Öylesine seviyormuş ki anlatmak mümkün değil.
Bugünün doktoru o zamanın sıhhi memuruymuş, sağlık konularına çok meraklıymış amcam. Mektuplarındaki elleriyle yaptığı şahaser resimleri de görmenizi isterdim. İnanılmaz ince ve duyarlı bir insan. Ruhunun inceliği resim kabiliyetine de yansımış. Karakalem çalışmaları ve yağlı boya tabloları var. Çok ilginçtir ki ikimiz de aynı ünlü ressamın aynı tablosunu çalışmışız.
Yazıları çok içten, şiirleri ise o derece dokunaklı. Kendisini tanımak isterdim. Ama eminim ki kendi döneminde bile onu tanıyamadılar. Oysa, geride birer anı olarak bizlere bıraktıkları, onu gayet açık bir şekilde anlatıyor zaten.
Şöyle tekrar zamanımıza dönüyorum. Mektup yazmanın unutulduğu, insanların bir telefonla anında birbirlerine ulaşıldığı bir zamandayız. İlişkiler o kadar hızlı başlıyor ve sonlanıyor ki yetişmek mümkün değil, hitap tarzı diye bir olgu kaybolmuş. Çoğu kez insanlar birbirlerine saygısızca ve pervasızca hitap ediyorlar. Telefonle cepten cebe çekilen ve bir cümlenin bile zorlanarak yazılabildiği sevgi sözcükleri ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi?
Uğruna sağlıkların kaybedildiği, ölüme bile gülerek gidildiği sevgiler kalmadı artık.
Suni ve bir o kadar da yapmacık aşklar revaçta, haydi hayırlısı...
Yalkın Tuncay
Mektupları ve şiirleri yazan 1942 yılında hayata 24 yaşında gözlerini kapayan anneannemin abisiydi. Mektupları sevdiği kadına yazmıştı. Tüm mektuplarını saklamışlar. Orijinalleri akrabamız Sevgili Bircan ablamda. Ben ise fotokopilerini saklamıştım. Benim için büyük manevi değerleri vardı onların. Her biri nadide bir nakış misali, rengarenk resimlerle süslenmiş mektuplardı.
Bu mektupların hikayesi çok ilginç. Amcamın adı Hüseyin, sevdiği kadının adı ise Şaziye. Şaziye hanım bugün hayatta mı neler yapıyor hiç bir malumata sahip değiliz. Ama tek bilgiğimiz amcamın ölesiye bir aşkla bu hanımı sevdiği.
Bazı bölümlerini aktarmak istiyorum. Çok özel bu satırları buraya taşımamın bir gayesi var onu da paylaşacağım sizinle.
‘Sevgili Şaziyem...
Güzel nişanlım göndermiş olduğun kıymetli ve sevgili mektubunu aldım, çok sevindim, bu sevincimi yazmakla anlatamam. Sevincimden gözlerim yaşardı. Sevinç haberini alan gökteki bulutlar bile göz yaşlarını akıttılar. Ah!... Sevgilim.. ne kadar mesut ve bahtiyar oldum bilseniz..... Bilseniz şu andan itibaren canıma can katıldığını ve hayatımın yeniden başladığını hissediyorum. Gözümde bütün tabiat bir anda değişti. Karanlık günlerimi aydınlatan bir güneş doğdu. İşte bu güneş yalnız sizsiniz güzelim. Her taraf yeşillendi, çiçeklerin kokusu saçıldı, işte bu koku senin kokundur. Bülbüller ve muhabbet kuşları ötüştüler ve güzel nağmeleri ruhuma aktı. İşte bu güzel nağmeler senin billur sesindir sevgilim. Şimdi size olan sevgim ve aşkım daha çok arttı. Şimdilik yalnız senin hasretinle yanıyorum. ... ‘
(Mektubun baş tarafında kendisini ve Şaziye hanımı yanyana resmetmiş. Ayrıca iki kalp var içiçe ve kendi eliyle nişan yüzüğünü takarken bir tasvir. Arka fonda gün batımı, bir kayık ve yakamozlar. Mektup, rengarenk çiçeklerle çerçevelenmiş.. Sağ üst köşede 1 yaşlarında bir bebek figürü bulunuyor. Mektubun tam ortasında ise kocaman bir kalp yeralıyor. Ve buna benzer daha pek çok mektup....)
Sevdiği bayanla nişanlanıyor. Ancak anlattıklarına göre hanımın anne ve babası bu birlikteliğe sonradan menfi bakıyorlar. Ne oluyorsa oluyor, Şaziye hanım da fikir değiştiriyor ve nişandan ayrılıyor. Hatta bir süre sonra bir başkasıyla evleniyor. Kendisine yazılan mektupları da aynen iade ediyor.
Rahmetli büyük ninem anlatırdı rahmetli oğlu Hüseyin’i. Şaziye Hanımın evlenmesi Hüseyin amcamı o kadar derinden yaralıyor ki ince hastalığı denen vereme tutuluyor ve ninemin tabiriyle aşk acısına yenilerek genç yaşında hayata gözlerini kapıyor. Hatta son dönemlerinde amcam Şaziye’nin hamileliği sıralarında bir rüya görüyor. Rüyasında sevdiği kadına bir gül sunuyor ve çocuğunun doğması için kucağında onu hastaneye taşıyor. Öylesine seviyormuş ki anlatmak mümkün değil.
Bugünün doktoru o zamanın sıhhi memuruymuş, sağlık konularına çok meraklıymış amcam. Mektuplarındaki elleriyle yaptığı şahaser resimleri de görmenizi isterdim. İnanılmaz ince ve duyarlı bir insan. Ruhunun inceliği resim kabiliyetine de yansımış. Karakalem çalışmaları ve yağlı boya tabloları var. Çok ilginçtir ki ikimiz de aynı ünlü ressamın aynı tablosunu çalışmışız.
Yazıları çok içten, şiirleri ise o derece dokunaklı. Kendisini tanımak isterdim. Ama eminim ki kendi döneminde bile onu tanıyamadılar. Oysa, geride birer anı olarak bizlere bıraktıkları, onu gayet açık bir şekilde anlatıyor zaten.
Şöyle tekrar zamanımıza dönüyorum. Mektup yazmanın unutulduğu, insanların bir telefonla anında birbirlerine ulaşıldığı bir zamandayız. İlişkiler o kadar hızlı başlıyor ve sonlanıyor ki yetişmek mümkün değil, hitap tarzı diye bir olgu kaybolmuş. Çoğu kez insanlar birbirlerine saygısızca ve pervasızca hitap ediyorlar. Telefonle cepten cebe çekilen ve bir cümlenin bile zorlanarak yazılabildiği sevgi sözcükleri ne kadar da anlamsız kalıyor değil mi?
Uğruna sağlıkların kaybedildiği, ölüme bile gülerek gidildiği sevgiler kalmadı artık.
Suni ve bir o kadar da yapmacık aşklar revaçta, haydi hayırlısı...
Yalkın Tuncay
ADALET VE YOKLUK
Kimseye zerre miktarınca haksızlık edilmez. Siz de aynı görüşte misiniz acaba!
Peki neden bu farklılıklar. Kimi zengin, kimi fakir… Kimi sağlıklı, kimi hasta.. Kimi akıllı, kimi akılsız… Peki adalet bunun neresinde diyebilirsiniz. Sistem içerisinde adalet tanımı; herşeyi yerli yerince yerleştirmektir, adalet sistem içerisinde saklı hazinelerden biridir. Adil olma sıfatına yaraşır olarak olayları değerlendirebilmek ve algılayabilmektir. Enerji örneğini düşündüğümüzde aynı enerji kimi zaman ısıtır bizi, kimi zaman aydınlatır, kimi zaman bir yerden alır bizi diğer bir yere ulaştırır. Yani aynı enerji kullanım alanına bağlı olarak, kendine uygun yeni formlarda ve farklı şekillerde ortaya çıkar. Her oluşu sağlayan aynı enerji iken farklı fonksiyonları icra eder.
Bilgi kavramı da aynı şekilde karşımıza çıkıyor. Bilgi varedilen değil, keşfedilen yani mevcut durumun tesbitinden ileriye gidemiyor. İnsanda açığa çıkan bilgi her bir bireyin kapasitesiyle orantılı. Bilgi ortada ancak bu bilgiyi çözümleyecek, parçaları birleştirerek sonuca ulaşacak olan bireyler (algılayacak ve gözlemleyecek bireyler) farklı yapıdalar.
Bu noktada zeki ve akıllı insan kavramları ile karşılaşıyoruz. Zeki insan, mevcut fırsatlar doğrultusunda minimum kaynaklardan maksimum getiriyi sağlayarak, içinde bulunduğu zaman itibariyle (kimi zaman sadece şahsi egoları dorultusunda) kazanç elde ederken, akıllı insan ise zaman ve mekan kavramından soyutlanarak geniş bir persfektif içerisinde olaylar arasındaki bağlantıları da kurarak RIZA boyutunda herkese faydalıyı seçiyor. Demekki zeki bir kişi, her zaman akıllı bir kişi olamazken, akıllı bir kişi aynı zamanda zekilik özelliğini de koruyabiliyor.
Evet konumuza tekrar döndüğümüzde adalet kavramının sahip olduğumuz duyu araçlarıyla algılanamayacağını, sistemde herşeyin aynı etkileri alırken, kendi yapısına uygun formlar içerisinde fiiller ortaya koyduğunu, bilginin ise sistemde açık olup, alıcının kapasitesine göre zeka ve akıl boyutlarında açığa çıktığını anlattık.
Demekki aynı bilgiler aracılık edene göre farklı tesirler ve tezahürler yaratmakta. Kaynak TEK ise, algılananın farklı tezahür etmesi, öncelikle kanalların ÇOKLUĞUNDAN, daha sonra ise GÖZLEMLEYENİN konumundan ileri geliyor.
Dolayısıyla da bizlerin adaletsizlik olarak nitelediğimiz oluşumların tek sebebi algı düzeylerimizdeki noksanlık ve olayların, fiillerin her yönüyle değerlendiremeyişimiz. Kuantum fiziğinin ulaştığı veriler de aynı şeyi söylüyor. Algılanan algılayanan kapasitesine göre form kazanmakta. Parçacık teoreminde kuantsal yapı hem dalga, hem de parça özelliği ile bakana göre şekillenmekte. Diğer bir ifadeyle siz baktığınız müddetçe madde boyutunda var olmakta, aksi halde sizin nezdinizde dalga konumunda yok hükmüne girmektedir. Yani ne VAR, ne de YOK…
Herşey sandığım hiçmiş,
Hiç sandığımsa herşey.
Çoklukta buldum tekliği,
Çift gözle bildim yekliği.
Ney’in sesine varlık verdim de
Ney’in kendine hiçlik.
Meğer ney’de sesi duymak
Seste ney’i bulmak varmış.
Batın ile zahiri ayrı derken,
Gördüm ve bildim
Zahir de o imiş, batın da.
Kalbime yöneldim
Sordum kimsin diye
Dedi bana senin aşığınım.
Peki dedim bu aşk kime, niye?
Dedi aslımsın..
Dedim senlik benlik niye?
Dedi o sana göre öyle...
Yalkın Tuncay
Peki neden bu farklılıklar. Kimi zengin, kimi fakir… Kimi sağlıklı, kimi hasta.. Kimi akıllı, kimi akılsız… Peki adalet bunun neresinde diyebilirsiniz. Sistem içerisinde adalet tanımı; herşeyi yerli yerince yerleştirmektir, adalet sistem içerisinde saklı hazinelerden biridir. Adil olma sıfatına yaraşır olarak olayları değerlendirebilmek ve algılayabilmektir. Enerji örneğini düşündüğümüzde aynı enerji kimi zaman ısıtır bizi, kimi zaman aydınlatır, kimi zaman bir yerden alır bizi diğer bir yere ulaştırır. Yani aynı enerji kullanım alanına bağlı olarak, kendine uygun yeni formlarda ve farklı şekillerde ortaya çıkar. Her oluşu sağlayan aynı enerji iken farklı fonksiyonları icra eder.
Bilgi kavramı da aynı şekilde karşımıza çıkıyor. Bilgi varedilen değil, keşfedilen yani mevcut durumun tesbitinden ileriye gidemiyor. İnsanda açığa çıkan bilgi her bir bireyin kapasitesiyle orantılı. Bilgi ortada ancak bu bilgiyi çözümleyecek, parçaları birleştirerek sonuca ulaşacak olan bireyler (algılayacak ve gözlemleyecek bireyler) farklı yapıdalar.
Bu noktada zeki ve akıllı insan kavramları ile karşılaşıyoruz. Zeki insan, mevcut fırsatlar doğrultusunda minimum kaynaklardan maksimum getiriyi sağlayarak, içinde bulunduğu zaman itibariyle (kimi zaman sadece şahsi egoları dorultusunda) kazanç elde ederken, akıllı insan ise zaman ve mekan kavramından soyutlanarak geniş bir persfektif içerisinde olaylar arasındaki bağlantıları da kurarak RIZA boyutunda herkese faydalıyı seçiyor. Demekki zeki bir kişi, her zaman akıllı bir kişi olamazken, akıllı bir kişi aynı zamanda zekilik özelliğini de koruyabiliyor.
Evet konumuza tekrar döndüğümüzde adalet kavramının sahip olduğumuz duyu araçlarıyla algılanamayacağını, sistemde herşeyin aynı etkileri alırken, kendi yapısına uygun formlar içerisinde fiiller ortaya koyduğunu, bilginin ise sistemde açık olup, alıcının kapasitesine göre zeka ve akıl boyutlarında açığa çıktığını anlattık.
Demekki aynı bilgiler aracılık edene göre farklı tesirler ve tezahürler yaratmakta. Kaynak TEK ise, algılananın farklı tezahür etmesi, öncelikle kanalların ÇOKLUĞUNDAN, daha sonra ise GÖZLEMLEYENİN konumundan ileri geliyor.
Dolayısıyla da bizlerin adaletsizlik olarak nitelediğimiz oluşumların tek sebebi algı düzeylerimizdeki noksanlık ve olayların, fiillerin her yönüyle değerlendiremeyişimiz. Kuantum fiziğinin ulaştığı veriler de aynı şeyi söylüyor. Algılanan algılayanan kapasitesine göre form kazanmakta. Parçacık teoreminde kuantsal yapı hem dalga, hem de parça özelliği ile bakana göre şekillenmekte. Diğer bir ifadeyle siz baktığınız müddetçe madde boyutunda var olmakta, aksi halde sizin nezdinizde dalga konumunda yok hükmüne girmektedir. Yani ne VAR, ne de YOK…
Herşey sandığım hiçmiş,
Hiç sandığımsa herşey.
Çoklukta buldum tekliği,
Çift gözle bildim yekliği.
Ney’in sesine varlık verdim de
Ney’in kendine hiçlik.
Meğer ney’de sesi duymak
Seste ney’i bulmak varmış.
Batın ile zahiri ayrı derken,
Gördüm ve bildim
Zahir de o imiş, batın da.
Kalbime yöneldim
Sordum kimsin diye
Dedi bana senin aşığınım.
Peki dedim bu aşk kime, niye?
Dedi aslımsın..
Dedim senlik benlik niye?
Dedi o sana göre öyle...
Yalkın Tuncay
ÜÇ SARI GÜL
Ölüm....
Herkesin duyduğu anda irkildiği, bir anda anlamlandıramadığı bir konu. Ne zaman karşılaşacağımızın belli olmadığı, yer ve zamanını tesbit edemediğimiz ölüm. Ne kadar hazırız ölüme acaba! Ben hazırım deme cesaretini kaçımız gösterebilir? Oysa ki her nefesimizi, son nefes kabul ederek davranmak ve düşünmek zorundayız. Başka da alternatifimiz yok. Bu kesin bir gerçek. 1 saat sonra öleceğini bilen bir adamın feryadını yaşamalıyız. Koşa koşa giderek büyüklerimizin dualarını almalı, maddi manevi tüm borçlarımızı ödemeliyiz. 1 saat içinde ne yaptıksa yaptık o kadar. Evet hayat bu yönüyle acımasız ve geçen zaman geçtiğiyle kalıyor, geriye dönüş yok.
Seneler önceydi. Ankara’ya bağlı Akyurt’tayız. Güzel bir bahar günü. Pazar sabahı. Ablamların bahçeli, dubleks, güllerle çevrili evindeyiz. Yeğenim Turgut’la oturmuşuz. Daha o sıralar ortaokulda yeğenim. Ve İngilizce dersine yardımcı olmam için ricada bulunuyor. Konu hayali bir anısının ingilizce olarak hazırlanması. Kendisine yardımcı olmaya çalışıyorum dilimin döndüğünce.. Hala hatırlar ve hüzünlenirim. Çünkü yeğenim daha lise diplomasını alamadan trafik kazası sonucu, genç yaşında hayata gözlerini yumdu.
İngilizce bu çalışmayı yeğenimle birlikte hazırlamıştık, sanki ölümün ayak seslerini işitircesine... Türkçe olarak naklediyorum..
‘’9 yaşlarındaydım. Bir Pazar sabahıydı. Ailemle birlikten erkenden uyandık ve kahvaltımızı yaptık. Daha sonra annem ve babam gazete okurken, ben ve kardeşim derslerimize çalışmaya başladık. İlköğretim dönemim benim için zorluklarla doluydu. Zor bir okul dönemi geçirmiştim.
Derken telefon sesiyle irkildik. Dedem telefondaydı ve beni evlerine çağırıyordu.
Babam hazır olduğumuz taktirde trene yetişebileceğimizi söyledi. Çok sevinmiştim. Ve saat 11’e tren vardı. Saat 12 de dedemlere vardık. Dedem bizi kapıda karşıladı. Evden anneannemin yaptığı mis gibi kek kokuları yayılıyordu.
Yemeklerimizi yedik. Babam, dedemle birlikte TV. seyretmeye koyuldu. Bu arada annem ve anneannemde bulaşıkların başına geçmişlerdi. Erkek kardeşim oyuncaklarıyla oynamaya dalmıştı. O kadar sıkılmıştım ki sonunda dışarı çıkmaya karar verdim. Bahçede oynarken birden dikkatimi bir kanarya çekti. Aniden kanaryayı tutma ihtiyacı hissettim. Onu ulaşabilmek için bir sandalyenin üzerine çıktım. Ama yakalamayı başaramadım. Tekrar, tekrar denedim. Sonunda başarmıştım. Bu benim için büyük bir mutluluktu.
Dedemle kanaryanın yavru beklediğini anladık. Dedem yavruları doğduğunda birini bana vermeye söz verdi. O anda küçük bebeği nasıl besleyip büyüteceğimi hayal etmeye başlamıştım bile.
Dedem kanaryaya dokunmama izin vermediği halde ona dokunup sevmeye karar verdim. Kafesini açar açmaz tam tutacakken kurtulmayı başardı. Çok ilginçti ama bahçeden, evimizin açık olan penceresinden içeri girdi. Ve sürpriz bir şekilde kanarya artık evimizdeydi. Dedem kapıları ve pencereleri kapadı. Bir yandan da onu yakalamaya çalışıyorduk. Durmaksızın uçuyordu. Bir anda korkudan donakaldık. Çünkü yanan şöminenin içine düşmüştü zavallı kuş. Dedem tereddüt etmeden elini yanan alevlerin içine daldırdı. Onu ateşten çıkardığımızda artık çok geçti. Ölmüştü. Dedemin elinde ise yanıklar vardı. Ağlıyor, ağlıyordum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Dedem elini sardıktan sonra beni tekrar bahçeye çağırdı. Onu takip ettim. Bana onu sevip sevmediğimi sordu. Evet diye cevap verdim. Ağlamamam gerektiğini, kanaryanın şu an cennette olduğunu söyledi. Onu kırmızı güller açan gül ağacının dibine gömdük. Ve bana onun bebekleri cennette doğdukça o ağaçta bu kez sarı güllerin açacağını söyledi.
Bir sonraki yıl 3 sarı gül vardı kırmızı güllerle beraber. İnanılmaz mutluydum.
Şimdi 20 yaşımdayım. Dedem ve annenannem hayatta değiller. Ve anlıyorum sadece beni sevindirmek için sarı gülleri o dallara eklemişler..’
Evet. Sevgili Turgut ev ödevinde yazdığı yaşa ulaşamadan vefat etti. Ama yaşasaydı bugün koca bir adam olacaktı. Dedesi ve annennesi ise hayattalar.
Ölüm sıraya konulmuyor. Kimin vadesi ne zaman bilinmiyor. Evet sarı güller ayrılığı ifade ediyordu. Bizler de ayrıldık Turgut’tan ama o kavuştu sevdiğine..
Artık birlikte koştuğumuz o güzel ev de satıldı. Güller dallarında başkalarına ilham kaynağı oluyor artık...
Ömer Hayyam’ın dediği gibi;
Bugün senin üzerinde yürüdüğün çimenler, yarın toprakların üstünde bitecek..
Herkesin duyduğu anda irkildiği, bir anda anlamlandıramadığı bir konu. Ne zaman karşılaşacağımızın belli olmadığı, yer ve zamanını tesbit edemediğimiz ölüm. Ne kadar hazırız ölüme acaba! Ben hazırım deme cesaretini kaçımız gösterebilir? Oysa ki her nefesimizi, son nefes kabul ederek davranmak ve düşünmek zorundayız. Başka da alternatifimiz yok. Bu kesin bir gerçek. 1 saat sonra öleceğini bilen bir adamın feryadını yaşamalıyız. Koşa koşa giderek büyüklerimizin dualarını almalı, maddi manevi tüm borçlarımızı ödemeliyiz. 1 saat içinde ne yaptıksa yaptık o kadar. Evet hayat bu yönüyle acımasız ve geçen zaman geçtiğiyle kalıyor, geriye dönüş yok.
Seneler önceydi. Ankara’ya bağlı Akyurt’tayız. Güzel bir bahar günü. Pazar sabahı. Ablamların bahçeli, dubleks, güllerle çevrili evindeyiz. Yeğenim Turgut’la oturmuşuz. Daha o sıralar ortaokulda yeğenim. Ve İngilizce dersine yardımcı olmam için ricada bulunuyor. Konu hayali bir anısının ingilizce olarak hazırlanması. Kendisine yardımcı olmaya çalışıyorum dilimin döndüğünce.. Hala hatırlar ve hüzünlenirim. Çünkü yeğenim daha lise diplomasını alamadan trafik kazası sonucu, genç yaşında hayata gözlerini yumdu.
İngilizce bu çalışmayı yeğenimle birlikte hazırlamıştık, sanki ölümün ayak seslerini işitircesine... Türkçe olarak naklediyorum..
‘’9 yaşlarındaydım. Bir Pazar sabahıydı. Ailemle birlikten erkenden uyandık ve kahvaltımızı yaptık. Daha sonra annem ve babam gazete okurken, ben ve kardeşim derslerimize çalışmaya başladık. İlköğretim dönemim benim için zorluklarla doluydu. Zor bir okul dönemi geçirmiştim.
Derken telefon sesiyle irkildik. Dedem telefondaydı ve beni evlerine çağırıyordu.
Babam hazır olduğumuz taktirde trene yetişebileceğimizi söyledi. Çok sevinmiştim. Ve saat 11’e tren vardı. Saat 12 de dedemlere vardık. Dedem bizi kapıda karşıladı. Evden anneannemin yaptığı mis gibi kek kokuları yayılıyordu.
Yemeklerimizi yedik. Babam, dedemle birlikte TV. seyretmeye koyuldu. Bu arada annem ve anneannemde bulaşıkların başına geçmişlerdi. Erkek kardeşim oyuncaklarıyla oynamaya dalmıştı. O kadar sıkılmıştım ki sonunda dışarı çıkmaya karar verdim. Bahçede oynarken birden dikkatimi bir kanarya çekti. Aniden kanaryayı tutma ihtiyacı hissettim. Onu ulaşabilmek için bir sandalyenin üzerine çıktım. Ama yakalamayı başaramadım. Tekrar, tekrar denedim. Sonunda başarmıştım. Bu benim için büyük bir mutluluktu.
Dedemle kanaryanın yavru beklediğini anladık. Dedem yavruları doğduğunda birini bana vermeye söz verdi. O anda küçük bebeği nasıl besleyip büyüteceğimi hayal etmeye başlamıştım bile.
Dedem kanaryaya dokunmama izin vermediği halde ona dokunup sevmeye karar verdim. Kafesini açar açmaz tam tutacakken kurtulmayı başardı. Çok ilginçti ama bahçeden, evimizin açık olan penceresinden içeri girdi. Ve sürpriz bir şekilde kanarya artık evimizdeydi. Dedem kapıları ve pencereleri kapadı. Bir yandan da onu yakalamaya çalışıyorduk. Durmaksızın uçuyordu. Bir anda korkudan donakaldık. Çünkü yanan şöminenin içine düşmüştü zavallı kuş. Dedem tereddüt etmeden elini yanan alevlerin içine daldırdı. Onu ateşten çıkardığımızda artık çok geçti. Ölmüştü. Dedemin elinde ise yanıklar vardı. Ağlıyor, ağlıyordum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Dedem elini sardıktan sonra beni tekrar bahçeye çağırdı. Onu takip ettim. Bana onu sevip sevmediğimi sordu. Evet diye cevap verdim. Ağlamamam gerektiğini, kanaryanın şu an cennette olduğunu söyledi. Onu kırmızı güller açan gül ağacının dibine gömdük. Ve bana onun bebekleri cennette doğdukça o ağaçta bu kez sarı güllerin açacağını söyledi.
Bir sonraki yıl 3 sarı gül vardı kırmızı güllerle beraber. İnanılmaz mutluydum.
Şimdi 20 yaşımdayım. Dedem ve annenannem hayatta değiller. Ve anlıyorum sadece beni sevindirmek için sarı gülleri o dallara eklemişler..’
Evet. Sevgili Turgut ev ödevinde yazdığı yaşa ulaşamadan vefat etti. Ama yaşasaydı bugün koca bir adam olacaktı. Dedesi ve annennesi ise hayattalar.
Ölüm sıraya konulmuyor. Kimin vadesi ne zaman bilinmiyor. Evet sarı güller ayrılığı ifade ediyordu. Bizler de ayrıldık Turgut’tan ama o kavuştu sevdiğine..
Artık birlikte koştuğumuz o güzel ev de satıldı. Güller dallarında başkalarına ilham kaynağı oluyor artık...
Ömer Hayyam’ın dediği gibi;
Bugün senin üzerinde yürüdüğün çimenler, yarın toprakların üstünde bitecek..
VEFALI DOST TOPRAK
Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..
Rahmetli Necip Fazıl ne de güzel söylemiş. Nedense hep ölümü pek düşünmeyiz ve düşünmekten korkarız açıkçası. Korkunun ecele faydası yok derken, ne de güzel söylemişler değil mi? O halde kaçınılmaz ölümden korkarak, onu bir kenara kaldıracağımıza, başımızda tac etmeliyiz. Açıkçası ölüm bize gelmeden biz ona gitmeli, tasavvufi tabirle ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMELİYİZ.
Herşeyden evvel ölümü bir son olarak nitelemek yerine kavuşma olarak değerlendirmeliyiz. Mevlana’da ölüm bir kavuşma , bir şölendir kutlanası. Sevgiliye ulaşmak, sevgilide yokolmaktır. Maddenin tüm şirretinden, esaretinden kurtulup, özgürlüğe kavuşmaktır ölüm. ‘Ölüm yoktur. Yıldızlar başka bir kıyıda doğmak için batarlar’ der J.Luckey. Bir diğer düşünür ‘Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak ölmemektir, der.
Düşünürler, hep ölümü değerlendirerek ders almayı bilmişler, fani olan ile kalıcı olan arasındaki ayrımı yakalamaya çalışmışlardır.
Ölüm kaçınılmaz bir netice ise, ona en güzel şekliyle hazırlanmak gerekmezmi? Bir kavuşma ise ölüm, hediyelerle bu anı perçinlemek gerekmezmi? Evet en güzel hediye sevgiliye ihanet etmeden sadakatle ona kavuşmaktır. Sevdikleriyle hallenenler, canlarını ve mallarıyla zaten en güzel hediye olurlar. Canını rızasıyla veren sevgili, sevdiğine en güzelini vermiş olmaz mı?
Vefalı dost diye aradığını
Toprakta bulmuş Aşık Veysel
Çünkü sevgilisine kavuşmak için
İkisinden birinin yokolması gerekiyormuş
Vermiş canını sevdiğine
İkilik yokmuş sevgisinde
Birliğe varmış.
Aradan kaldırarak kendini
Yaradana varmış.....
Hayat ne yazıkki çatışmalarla çekişmelerle geçmekte.. Dediydi koduydu derken çoğu kez koca bir ömür heba olmakta.. Ölüm karşımıza dikildiğinde ne büyük bir zararda olacağını anlayacak insanoğlu, ama ne yazıkki o an çok geç olacak.. Bir düşünür; ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim diyor. Evet hazırlığımızı yapalım. Bu cümleleri yazmaya ve okumaya bile zaman kalmayabilir. Evet iyisi mi biz ölümü her an her yerde bekleyelim.
Kaçmak ve korkmak değil, hazır olmak yaraşır bizlere.
Yalkın Tuncay
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..
Rahmetli Necip Fazıl ne de güzel söylemiş. Nedense hep ölümü pek düşünmeyiz ve düşünmekten korkarız açıkçası. Korkunun ecele faydası yok derken, ne de güzel söylemişler değil mi? O halde kaçınılmaz ölümden korkarak, onu bir kenara kaldıracağımıza, başımızda tac etmeliyiz. Açıkçası ölüm bize gelmeden biz ona gitmeli, tasavvufi tabirle ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMELİYİZ.
Herşeyden evvel ölümü bir son olarak nitelemek yerine kavuşma olarak değerlendirmeliyiz. Mevlana’da ölüm bir kavuşma , bir şölendir kutlanası. Sevgiliye ulaşmak, sevgilide yokolmaktır. Maddenin tüm şirretinden, esaretinden kurtulup, özgürlüğe kavuşmaktır ölüm. ‘Ölüm yoktur. Yıldızlar başka bir kıyıda doğmak için batarlar’ der J.Luckey. Bir diğer düşünür ‘Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak ölmemektir, der.
Düşünürler, hep ölümü değerlendirerek ders almayı bilmişler, fani olan ile kalıcı olan arasındaki ayrımı yakalamaya çalışmışlardır.
Ölüm kaçınılmaz bir netice ise, ona en güzel şekliyle hazırlanmak gerekmezmi? Bir kavuşma ise ölüm, hediyelerle bu anı perçinlemek gerekmezmi? Evet en güzel hediye sevgiliye ihanet etmeden sadakatle ona kavuşmaktır. Sevdikleriyle hallenenler, canlarını ve mallarıyla zaten en güzel hediye olurlar. Canını rızasıyla veren sevgili, sevdiğine en güzelini vermiş olmaz mı?
Vefalı dost diye aradığını
Toprakta bulmuş Aşık Veysel
Çünkü sevgilisine kavuşmak için
İkisinden birinin yokolması gerekiyormuş
Vermiş canını sevdiğine
İkilik yokmuş sevgisinde
Birliğe varmış.
Aradan kaldırarak kendini
Yaradana varmış.....
Hayat ne yazıkki çatışmalarla çekişmelerle geçmekte.. Dediydi koduydu derken çoğu kez koca bir ömür heba olmakta.. Ölüm karşımıza dikildiğinde ne büyük bir zararda olacağını anlayacak insanoğlu, ama ne yazıkki o an çok geç olacak.. Bir düşünür; ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim diyor. Evet hazırlığımızı yapalım. Bu cümleleri yazmaya ve okumaya bile zaman kalmayabilir. Evet iyisi mi biz ölümü her an her yerde bekleyelim.
Kaçmak ve korkmak değil, hazır olmak yaraşır bizlere.
Yalkın Tuncay
BEYAZ KUNDAK VE BEYAZ KEFEN
Beyaz olmaktır aslolan. Renklerin içinden kurtulup, beyaz bir güvercin gibi özgürlüğe uçmaktır hedef. Göklerin sonsuzluğuna eşlik etmektir arzulanan. Renkleri aşarak, renksizliğe bir yolculuktur yaşam. Buzları kırarak erimektir sesssizce herkesten uzak. Kırılmak, parçalanmak, bükülmektir aynadaki aksine itaat.. Kendinden geçmek, sevgilide bulmaktır kendisini yaşam. Adına ne denirse densin ister hayat, ister yaşam, her defasında ölmektir, yeniden beyaza doğmaya.
Beyaz giyer gelinler, beyaz dürülür kefenler
Beyaz kundaklar bağlanır sonun başında,
Ve sonunda baştan bağlarlar kefeni de....
Beyaz olmak istiyorum anneciğim
Nur olup aydınlatsın önümü kırlaşan saçlarım,
Tertemiz olmak istiyorum
Akan beyaz gözyaşlarımla arınarak kirden günahtan,
Doğarken giydirdiğin kadar beyaz kundağımı,
Ölürken de temiz bulmak istiyorum anneciğim.
Ayaklarının altındaki vaad edilen Cennet için...
Yalkın Tuncay
Beyaz giyer gelinler, beyaz dürülür kefenler
Beyaz kundaklar bağlanır sonun başında,
Ve sonunda baştan bağlarlar kefeni de....
Beyaz olmak istiyorum anneciğim
Nur olup aydınlatsın önümü kırlaşan saçlarım,
Tertemiz olmak istiyorum
Akan beyaz gözyaşlarımla arınarak kirden günahtan,
Doğarken giydirdiğin kadar beyaz kundağımı,
Ölürken de temiz bulmak istiyorum anneciğim.
Ayaklarının altındaki vaad edilen Cennet için...
Yalkın Tuncay
ÖLÇÜLER VE KEFELER
Özlem ve arayış.. Bulduğunu sananların hep yanıldığı daha hep daha fazlanın olduğu bir sistem bu. Erdim, vardım diyebiliyorsanız, siz yolda kalmışların yoldaşısınız. Çünkü aramakla her defasında daha iyisini, daha güzelini bulursunuz. Siz tamam diyorsanız, sınırlı olmayı da peşinen kabullenmiş durumundasınız.
Ancak.. Bu konuyu kanaatkar olmakla karıştırmamak gerek. Kanaatın kendisi de sonsuz bir hazinedir aslında. Ama bizim konumuz daha farklı bir mesele. Yaratıcının eserlerini müşahede mesabesinde.. Her bir oluşu teşhis, algılama, farketme meselesi. Her an yaratılan harikuladelikleri sezme, hissetme, bilme, anlam çıkarma, bir sonraki davranışı ya da oluşumu buna göre şekillendirme.. Ama hep O mutlak tek ve biri daha iyi anlama yolunda, mevcut algılama araçlarımızla Yaratıcımızın kendisini nasıl algılamamızı istiyorsa o güzel yönleriyle algılama mücadelesi.
Özde hep sevgi var. Hazinenin bilinmekliğini arzulama iştiyak ve aşkı var. Yoksa neden tüm mevcudat. Peygamber Efendimizin nuru hürmetine yaratılmış varlığın kendisi. Varlığın anlamı işte bu! Bu kadar saf ve güzel bir niyetin hürmetine yaşam ve bizim mevcudiyetimiz.
Tek istenen idrak ve sevgi. Sevene dağlar düz, denizler yol olur. Yeterki sevelim, sevgiliyi tanıyalım, ya da en azından tanımaya çalışalım, yollara düşelim, hatta bu uğurda ölelim karınca misali. Hani yollara düşmüş karınca ulaşabileceği yer pek uzakta olmasına rağmen... Hep ama hep arayalım. Arayanlar değil mi bulanlar. Bulalım ve daha iyisine talepkar olalım. Konaklara takılmadan sonsuzluğa inat, sonsuzlukla yarışalım ve sürdürelim arayışımızı hep.
Talep edene arz edilir,
Hakedene kapı açılır
Görmeyi bilene
Hep nur saçılır
Akıl akıldan üstün, ama herşey akıl terazinde ölçülemiyor ki
İman denilen öyle bir ölçü var ki
Tüm kefeleri zorluyor....
Hangi ölçü nerde ne kadar ağır basar
Kıt aklımızla bilmek mümkün mü?
La İlahe İllallah...
Ölçüyü koyan bilir Hakkıyla vesselam...
Yalkın Tuncay
Ancak.. Bu konuyu kanaatkar olmakla karıştırmamak gerek. Kanaatın kendisi de sonsuz bir hazinedir aslında. Ama bizim konumuz daha farklı bir mesele. Yaratıcının eserlerini müşahede mesabesinde.. Her bir oluşu teşhis, algılama, farketme meselesi. Her an yaratılan harikuladelikleri sezme, hissetme, bilme, anlam çıkarma, bir sonraki davranışı ya da oluşumu buna göre şekillendirme.. Ama hep O mutlak tek ve biri daha iyi anlama yolunda, mevcut algılama araçlarımızla Yaratıcımızın kendisini nasıl algılamamızı istiyorsa o güzel yönleriyle algılama mücadelesi.
Özde hep sevgi var. Hazinenin bilinmekliğini arzulama iştiyak ve aşkı var. Yoksa neden tüm mevcudat. Peygamber Efendimizin nuru hürmetine yaratılmış varlığın kendisi. Varlığın anlamı işte bu! Bu kadar saf ve güzel bir niyetin hürmetine yaşam ve bizim mevcudiyetimiz.
Tek istenen idrak ve sevgi. Sevene dağlar düz, denizler yol olur. Yeterki sevelim, sevgiliyi tanıyalım, ya da en azından tanımaya çalışalım, yollara düşelim, hatta bu uğurda ölelim karınca misali. Hani yollara düşmüş karınca ulaşabileceği yer pek uzakta olmasına rağmen... Hep ama hep arayalım. Arayanlar değil mi bulanlar. Bulalım ve daha iyisine talepkar olalım. Konaklara takılmadan sonsuzluğa inat, sonsuzlukla yarışalım ve sürdürelim arayışımızı hep.
Talep edene arz edilir,
Hakedene kapı açılır
Görmeyi bilene
Hep nur saçılır
Akıl akıldan üstün, ama herşey akıl terazinde ölçülemiyor ki
İman denilen öyle bir ölçü var ki
Tüm kefeleri zorluyor....
Hangi ölçü nerde ne kadar ağır basar
Kıt aklımızla bilmek mümkün mü?
La İlahe İllallah...
Ölçüyü koyan bilir Hakkıyla vesselam...
Yalkın Tuncay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)